Yunan Adalarında Balayı

Uzun bir yolculuk. Sabah 5’te gözümüzü Faralya’da açıyor, Babadağ’dan güneş daha henüz tırmanıp içimizi ısıtmaya başlamadan ayrılıyoruz. Ailelerimiz ve dostlarımızla kutladığımız evliliğimiz ve beş günlük tatilimizin ardından balayımız için sonraki durağımız olan Yunan adalarına olan yolculuğumuz Türkiye’nin en tatlı köşesinden başlıyor. Yunan ekibi ile birlikte Dalaman’dan Atina’ya uçuyoruz. Herkesin yüzünde bir gülümseme, beş günlük muhteşem bir tatilin ardından hissedilen huzur… Sevgili hayat arkadaşım Tassos ile benim için ise dört yıldır yapalım yapalım deyip de dağ bayır gezmekten yapamadığımız bir deniz, sahil, güneş tatilinin başlangıcı. Yine de bir soru işareti. Kum, deniz, güneş…Biz??

İlk durağımız Santorini. Yunanistan’ın en meşhur adalarından biri. Faralya’dan sabah 5’te başlayan yolculuğumuz gece 11 gibi bizi Thira, Santorini’de 3 gece boyunca kalacağımız odamıza getiriyor. Çok sıcak bir karşılama ve şık bir oda bizi bekliyor. Çok yorgunuz ve aynı zamanda ertesi gün için de heyecanlı…Hemen kendimizi yumuşacık yatağa atıyoruz. Günlerin yorgunluğu…Aşağıda oldukça gürültülü bir şekilde kahvaltı yapan grubun çığlıklarına, kahkahalarına aldırmadan neredeyse 10:30’a kadar uyumuşuz. Kendimizi yataktan kazıyarak aşağıya iniyoruz. Epey zengin bir kahvaltı bizleri bekliyor. Kahvaltı zevkimi çok iyi bilen Tassos oteli seçerken kahvaltı yorumlarını da dikkate almış elbette. Leziz bir kahvaltının ardından Marina’nın bizim tatil tarzımızı anlamasının ardından önerdiği üç günlük planın ilk adımlarını takip etmek üzere otelden ayrılıyoruz. Hemen hemen pek çok otelin ve turizm acentalarının önerdiği planların tersini önererek oluşturduğu alternatif plan için Marina’ya teşekkür ediyoruz.

Her şeyden önce kenti bir kez tepeden görmek lazım. Dar sokaklardan ve birbirinin ikizi hediyelik eşya dükkanlarının arasından geçerek şehri ve denizi tepeden görebildiğimiz bir noktadan bir iki kare fotoğraf çekiyoruz. Hediyelik eşya mağazalarının vitrinlerinden göze çarpan fiyatlar endişe verici. Öğrendiğimize göre binlerce insan gün batımını izlemek üzere aksam üzeri Oia’ya gidiyormuş. O zaman herkes gitmeye başlamadan önce gitmeli ve dönmeli. Bunun üzerine Oia’ya giden otobüse biniyoruz, acaba nasıl bir yer tüm Santorini fotoğraflarına konu olan bu meşhur yer.

Denize nazır kayalıkların üzerine oturmuş bembeyaz evler mavi tahta kapıları ve pencere pervazları ile kartpostallardan fırlamış gibi bizim kameramıza da atlıyorlar. Nihayetinde epey bir merdivenden sonra limana varıyoruz. Marina’nın önerdiği restoranlardan birini seçerek ahtapot, midye, kızarmış feta ve salata ile balayımızın deniz ürünleri açılışını yapıyoruz. Başlangıç için fena sayılmaz, fiyatlar biraz yüksek. Karnımızı doyurup, şarap ve biralarımızı içtikten sonra tırmanmamız gereken bir yol ve ardından 10 km kadar bir yürüyüş planımız var. Merdivenleri tırmanmaya başladığımızda anlıyoruz ki biraz geç kalmışız, yüzlerce insan yürüyor üstümüze üstümüze, hemen kaçmalı. Dolu mideyle biraz zor bir tırmanış bizi bekliyor gerçi. Nihayet tepeye varıyoruz ve yürüyüş rotasının başladığı noktayı keşfetmek için birilerine sormamız gerekiyor. Türkiye’de olduğu gibi Yunanistan’da da yürüyüş yolları organize değil ne yazık ki. Biz ilk km’lerimizi tamamlarken güneş denize doğru inişe geçmiş durumda. Ufukta görünen varış noktamızı içine alan panoramik fotoğraf denemelerimizin ardından adımlarımızı hızlandırıyoruz. Gün batışında fotoğraf molası da vererek hava kararmadan yolumuzun üzerindeki İmeroigli ve Firostefani’ye de ulaşmak lazım. Sonrası gece yürüyüşü için uygun diyordu Marina.

Yürüdüğümüz topraklar, kayalar volkanik. Santorini ve çevresindeki adacıklar 3600 yıl önce Santorini volkanında meydana gelen ve Minoan patlaması adıyla bilinen patlamadan sonra bugünkü halini almış. En son volkanik aktivite bir deprem olarak kendini 1950’de göstermiş. Tatilimizin ikinci gününde katıldığımız tekne turu ile adanın volkanik tarihi ile ilgili bilgiler de alıyoruz.

Bu volkanik topraklar sadece orada yetişen üzüm türlerine de ev sahipliği yapıyor, dolayısıyla korunmaları için meşhur Merlot, Cabernet Savignon gibi üzüm türlerinin yetiştirilmesi de yasal olarak mümkün değil. Santorini topraklarında yüzyıllardır yetişen 40 kadar üzüm türü bulunmakta ve adadaki şarap üretimi binlerce yıl öncesine kadar gitmekte. Ve tabi ki bardağınızda yanardağı da tadabildiğiniz, eşi benzeri olmayan şaraplar üretilmekte.

Santorini’ye özgü üzümlerden yapılan bu eşi benzeri olmayan beyaz şaraplardan tatmak için bir şarap tadım etkinliğine katılmak şart. Turistik olanların pek de bilgi verici olmadığını öğrendiğimiz için yerel bir restoran cafenin (Pelican cafe-restaurant) şarap mahzeninde düzenlenen şarap tadım etkinliğine katılıyoruz, turistik olanı ise sonraki güne bırakıyoruz. Maria bize şarap mahzeninde küçük bir tur sunuyor ve ardından keçi peyniri ve ekmek eşliğinde Santorini şaraplarının tüm sırlarını paylaşıyor. Aidani tattığımız ilk beyaz şarap. Adada beyaz şarap üretimi için kullanılan 3 temel üzüm türünden birisi. Limon, tropik meyveler, beyaz çiçekler ve baharatların karışımı yoğun bir aroması olan bu şarap meyvelerle, deniz ürünleri ve beyaz et ile tüketilmek için birebir. İkinci şarabımız Assyrtiko, adadaki üzüm üretiminin %80’ini kaplamakta. Avrupa’nın en yaşlı üzüm bağları oldukları düşünülmekte. Adada yağışlar çok kısıtlı olduğundan ve de sert rüzgarlar nedeniyle üzümleri korumak için Kouloura adı verilen dalların çember haline getirildiği farklı bir budama tekniği kullanılmakta. Üzümler bu çemberin içinde kalarak rüzgardan ve dış etkilerden korunarak olgunlaşmakta. Assyrtiko şarapları %100 bu üzümden yapılmakta ve yeşil elma, ananas ve limon aromaları ile canlandırıcı bir asitliği var. Deniz ürünleri, balık, makarna, beyaz et, beyaz peynir ve limon soslu sebzeler ile harika bir uyuma sahip. Üçüncü şarabımız Nykteri, Santorini’nin bir diğer geleneksel şaraplarından. Assyrtiko’nun oldukça olgunlaşmış üzümlerinden üretilerek, meşe fıçılarından yıllandırılıyorlar. İsmi Yunanca’da “nykta” kelimesinden gelmekte, Ingilizce’ye “night” olarak çevrilmekte ve Türkçe’de gece demek. Bunun sebebi, üzümlerin güneş ışığının olmadığı ve sıcaklığın daha düşük olduğu gece vakti ezilerek oksitlenmenin engellenmesi. Bağ bozumu Ağustos ortalarından sonlarına doğru gerçekleşiyor, dolayısıyla üzümlerin asitlik oranı ve ürettikleri alkol oranı yüksek (en az %13.5) dolayısıyla yıllandırılmış şarap olarak saklamak için uygun. Altın sarısı rengi ile meyve ve meşe aromalarının karışımı tadını veriyor. Limon, armut, vanilya ve fındık aroması izlerine de rastlayabilirsiniz. Beyaz şarap olmasına rağmen her türlü et ile uyum içinde içilebiliyor. Hatta kuzu eti ile özellikle denememiz tavsiye edildi. Onun haricinde deniz ürünleri, yağlı balık türleri ile de içilebilir.

Pelican cafe-restaurant şarap tadım etkinliğimiz

Bir diğer şarabımız %85 Katsano ve %15 Gaidouria üzümlerinin karıştırılması ile üretilen Katsano. Her iki tür üzüm de ada dışında bilinmeyen, yetişmeyen türler ve adadaki üzüm bağlarının yalnızca %1’ini kaplıyorlar. Her ikisi de Ağustos başlarında olgunlaşmış oluyorlar. Katsano’da çiçek, bal, limon aromaları karşınıza çıkmakta ve salata, kabuklu deniz ürünleri, balık ve beyaz et ile uyumlu olarak içilebilmekte.  Maria’nın bize sırlarını anlattığı şaraplar bu şekilde. Ayrıca bir de Mavrotragano kırmızı şarabı ile tatlı şarap olan Vinsento’dan tadarak oradan ayrılıyoruz. Son iki yıldır Fransa’nın ve Cenevre’nin kırmızı şaraplarına alışık olduğumuz için Santorini’nin kırmızı şarabından pek hoşlanmadık. Vinsento ise doğal olarak tatlı olan ve güneş altında kurutulan üzümlerden üretilen bir şarap türü. Ağustos başlarında toplanan üzümler 10 gün kadar güneş altında kurumaya bırakılıyor, üzümlerin ezilmesi geleneksel yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Üzümlerin mayalanması yabani mayalara bırakılıyor ve yılbaşına kadar devam ediyor ve rus meşesinden yapılmış şarap fıçılarında saklanıyor. Meyvemsi tadı ile yoğun bir bal, kuru üzüm, kuru erik aromaları sizi karşılıyor. Herhangi bir teknik iyileştirme kullanılmadan, geleneksel yöntemlerle sınırlı sayıda şişelere konularak dağıtılıyor.  

Üçüncü gün, meşhur Gavalas şaraphanesine gidiyoruz, buradaki şarap tanıtım yöntemini pek sevmedik, çok alelacele ve özensiz idi. Ama en turistik ve kalabalık olanlardan olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Burada öncekinden farklı olarak, Voudomato Rose şarabını denedik. Voudomato kırmızı üzümü adadaki üzüm bağlarının yalnızca % 0.5 kadarını kaplamakta, dolayısıyla çok sınırlı sayıda üretilmekte.

Evlerini belki daha sonra geri dönmek üzere bırakmış Akrotiri halkı.  Alttaki fotoğrafta üst üste konulmuş halde bulunan ve yatak olduğu düşünülen mobilyaları görüyorsunuz.

İlk gün doğa yürüyüşü, ikinci gün şarap tadım ve tekne turu ardından üçüncü gün araba kiralayarak adanın bir diğer ucuna Akrotiri’ye ve Faros’a gidiyoruz. Yol üzerindeki Megalohori, Gavalas ve Venetsanos şaraphanelerinin bulunduğu yer. Şarap tadımının ardından Akrotiri’ye yol alıyoruz. Akrotiri kazı alanı, Minos uygarlığı ile bağlantılı olan bir Bronz çağ yerleşim yeri. M.Ö. 2. bin yılın ortasında büyük Theran patlaması sonucu gömülmüş ve dolayısıyla bu güne kadar oldukça iyi bir şekilde korunarak gelmiş. Akrotiri’de yaşayan insanlar patlamadan önce varlarını, yoklarını alarak şehri ve adayı terk etmişler, dolayısıyla evlerde bırakılan değerli eşyalar yok. Ancak kilerlerinde dolu fıçılarda buğdaylar, arpalar bulunmuş. Akrotiri zamanına göre oldukça gelişmiş bir şehir, üç katlı ev sistemleri, seramik ve mobilyalar ile ileri bir drenaj sistemi bulunmakta. Ne yazık ki içerde çok fazla bir açıklama ile karşılaşmıyoruz, ancak oradaki görevlilerden birinden aldığımız ilginç bilgilerden bazısı, ilk olarak ev içinde ayrı olarak yapılmış bir tuvalet sistemine rastlanması. Bize bu bilgiyi veren kişi de yazılı bilgilerin yetersizliğinden ve ilginç bilgilerin yer almamasından şikayetçi ancak kendisinin verdiği bir diğer bilgi, tur rehberlerinin varlığını korumak için böyle bir uygulamanın yapılması. Dolayısıyla yanımızdan tur rehberleri geçerken bize bilgi akışını kesiyor kendisi de. Böylelikle Türkiye’de olduğu gibi Yunanistan’da da turizmin yozlaşmış yapısı karşımıza çıkıyor. Ama Türkiye’den farklı olarak her yerde yer alan görevlilerin insanların dokunmaması gereken yapılara dokunmamaları sağlanıyor ve en azından binlerce yıllık yapıları ayaklarınızla çiğnemiyorsunuz. Türkiye’de Efes gibi önemli bir tarihi yerin bile hala rezil bir şekilde korunduğunu (!) düşünürsek….

Faros’ta deniz feneri ve manzara.

Sonraki durağımız adanın uç kısmı Faros. Burada bir deniz feneri bulunmakta ve adayı oluşturan adacıklara ve yanardağ kısmına kuş bakışı bakmanızı sağlamakta. 15 dk’lık bir duraksama ardından zil çalan midelerimizi susturmak için Pyrgos’a doğru yol alıyoruz. Pyrgos adanın panoramik manzarasını izleyebileceğiniz adanın en yüksek noktasına sahip. Daracık, geleneksel sokaklar ve kuş bakışı manzara için azıcık tırmanmaya değer.

Pyrgos’tan manzaralar

Santorini’yi bu şekilde bitirdikten sonra ikinci durağımız Folegandros adası. Folegandros oldukça küçük bir ada ve resmi olarak kayıtlı 700 kadar sakini var. Pek çok küçük, şirin otele ev sahipliği yapmakta ve yolların, restoranların, plaj barlarının işgal edemediği el değmemiş bakir koylara sahip.  Ayrıca Folegandros’ta hayatımızın en güzel otel deneyimini de yaşadık diyebilirim. Polikandia bir aile işletmesi. Üç kardeş ile anne babaları ile size unutulmaz bir otel deneyimi yaşatıyorlar.

Santorini’den ayrılırken deniz otobüsünü akşam saatinde seçiyoruz ve Folegandros limanına ulaştığımızda bir taksi ararken, kalacağımız otel Polikandia’dan Stelios, bize yaklaşarak “Bre Fragkos, tüm gün sizi bekledik” diyerek bize hoş geldin diyor. Maillerimize bakma fırsatı bulamadığımızdan bizi limandan almaya geldiklerini bilmiyorduk. Ve Stelios gün içerisinde önceki gemilerle gelmediğimizden artık bununla kesin adaya ayak basacağımızı düşündüğünden bizi beklemekteymiş. Stelios, üç kardeşten biri. Ve beş günlük tatilimiz sırasında bize verdiği tavsiyeler sayesinde balayımızın en güzel 5 gününü yaşıyoruz.  Önerdikleri koylar ya boy ile gidilen ya da belli bir yere kadar yürüyerek ya da otobüs ile ulaştıktan sonra en az 5 km kadar daha keçi yollarından ve patikalardan yürüyerek ulaşılan sahiller. Polikandia otel Chora’nın merkezine bir iki dk yürüme mesafesinde ve yemek yemek için birbirinden leziz seçenekler sunmakta. Ilk gece gezi yazılarından okuduğumuz Astarti Barı keşfe çıkıyoruz hemen. Chora’nın meydanında hemen kilisenin hemen yanı başında sevimli mi sevimli bir bar. Barın sahibi çok keyifli bir insan ve önümüzdeki beş gün boyunca her gece burada takılıyor olacağız. Bu beş gün içerisinde neler yemedik ki? Balık, ahtapot, domates – biber dolması, peynirli börek, irmik helvası, Ano Meria’da meşhur ev yapımı taze makarna ile tavşan eti, ve tabi ki de souvlaki (bizdeki şiş gibi ama domuz etinden yapılıyor).

Ertesi sabah Chora’dan Agali plajına doğru yürümeye başlıyoruz. Önümüzdeki beş gün hep böyle geçecek. Sabah güzel bir kahvaltının ardından 7-10 km’lik yürüyüşler ile bir koya ulaşmak, ıssız ve nude-friendly koylarda çırılçıplak yüzmek 🙂 ve kitap okumak…Her gün farklı bir rota çizerek neredeyse adanın tamamını bu şekilde dolaşıyoruz. Bu güzelim plajların, koyların korunduğunu bilmek, 10 yıl da geçse oralara yol yapılmayacağını, barların, şezlongların, gölgeliklerin ve kalabalıkların işgal etmeyeceğini bilmek de çok güzel bir duygu.

Folegandros gerçekten küçük ve sessiz bir tatil mekanı. Zaman bu adada duruyor ve kendinizi adanın eşsiz doğal güzelliğine, vahşi kayalıklarına ve masmavi denize bakan yamaçlarına bırakıyorsunuz. Her bir yabani koyda hem mavinin hem de yeşilin değişik tonlarına ve de  şnorkelinizle su altının vahşi güzelliğine tanık oluyorsunuz. Gündüzleri keçi yollarından, patikalardan bu eşsiz güzellikteki koylarda ıssızlığın keyfini çıkardıktan sonra, akşamları geleneksel taverna ve barlarda leziz Yunan yemeklerinin ve yaz akşamlarınızın keyfini çıkarıyorsunuz.

Folegandros’ta geçirdiğimiz beş gün, en az 35 km yürüyor ve yukarıda saydığım koyların güzelliğiyle mest oluyoruz. Folegandros’tan ve Polikandi otelden ayrılırken, üç kardeşle kucaklaşıyor ve tekrar gelmeye söz veriyoruz. Ve gerçekten de gemiye adımımızı attığımız anda kendimizi önümüzdeki yıl için en yakın dostlarımız ile Folegandros’ta bir tatil planı yaparken buluyoruz.

Üçüncü ve son adamız Milos. Milos’ta kalmayı seçtiğimiz yer adanın liman köyü olan Adamas. Adamas klasik bir liman yerleşkesi. Limanda yan yana dizilmiş pek çok tur teknesi ve turistik restoran ve barlar yer almakta. Eğer şirin, geleneksel bir Yunan köyü arıyorsanız doğru tercih değil. O durumda Milos’ta tercih etmeniz gereken yer Pollonia gibi görünüyor. Adadaki ilk sabahımızda Adamas’tan başlayarak adanın kuzey kıyılarını gezmeye başladık. İlk durağımız kuzey rüzgarları ve dalgalar ile şekillenmiş gri-beyaz volkanik kayalardan oluşan ve ay yüzeyine benzetilen Sarakiniko Plajı. Adada kesinlikle uğramanız gereken bir yer. Ancak bu ilginç karakteristik yapısı onu oldukça popüler hale getirdiği için pek çok kişinin uğrak yeri olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sabah erken saatlerde hala kalabalıklaşmadan gitmekte fayda var. Biz gittiğimizde oldukça kalabalık olduğu için bir iki fotoğraf çekiminin ardından haritadaki ikinci noktamıza doğru yola çıkıyoruz.

Alogomandra ve Papafragas plajlarına şöyle bir bakıp ilginç bulmayarak Pollonia’ya doğru devam ediyoruz. Pek çok insan için bu plajlar gayet güzel olabilir ancak Folegandros’tan sonra bir yer beğenmek bizim için oldukça zor görünüyor 🙂 Pollonia’dan geçerken esas kalmamız gereken yerin burası olduğunu fark ediyoruz. Geleneksel Yunan evleri ve tavernaları ile bizim beklentimizi karşılayacak yer Adamantas’tan çok Pollania diyoruz. Ama henüz bir tavernada durarak midelerimizi doldurmanın zamanı değil. Arabanın önümüzdeki tek yolu takip etmesine izin vererek kendimizi Polychronis plajına atıyoruz. Artık ilginç bir plaj aramaktan yorgun, ve sıcaktan bunalmış şekilde plaj barı ile  oldukça gürültülü olan bu plajda bira molası veriyoruz. Biralarımızı içip biraz serinledikten sonra keşfe devam. Pollania’dan sonra manzara pek güzel değil. Çünkü adanın maden ocağı aktiviteleri ile yok olmaya yüz tutmuş kısımlarına geliyoruz. Her yerden bir kamyon, tır çıkabiliyor ve canlı yapısı öldürülmüş yamaçları görerek üzülüyorsunuz. Daha da üzücü olan adadaki insanların, otel sahibinden, bot turundaki rehberlere kadar kimsenin madencilik aktivitesinin ne kadar kötü olduğunun farkında olmaması. Yakın gelecekte maden aktivitelerini durdurma kararı var mı diye sorduğumda neden durdurulsun ki yanıtını alınca diyecek bir şey bulamadım. Ama durum bu. Adanın yarısı koruma altındayken, öbür yarısı ölüme terk edilmiş durumda. Biz yine de araba ile Cape Kastana’ya doğru devam ediyoruz. Cape Kastana morlu kırmızılı kayaları ve taşları ile çok güzel bir koy. Akvaryum gibi bir deniz altı ile de güzel bir şnorkel noktası. Burası aynı zamanda nüdist plajı ve biz de bu fırsattan yararlanıp mayolarımıza veda ediyoruz.

Dönüşte oldukça acıkmış olduğumuz için Pollonia’da mola veriyoruz ve otelden önerdikleri ve TripAdvisor’da ve booking.com’da bin kadar yorumu olan Gialos’ta karar kılıyoruz. Gün batımı eşliğinde, hayatımızın en lezzetli ahtapotlarından birini yiyoruz.  

Ertesi günkü plan bir bot turu ile adanın koruma altında olan güney ve güney batı kıyısını gezmek. Bunun için kendilerine alternatif tur ismi veren Volcano turu seçiyoruz. Çünkü sahip oldukları hızlı bot ile her yere diğer turlardan önce gidiyorlar ve böylece görmek istediğimiz koylar henüz kalabalıklaşmadan tadını çıkarmış oluyoruz. Ayrıca küçük bir bot olduğu için de maksimum 15-16 kişi bulunmakta, dolayısıyla o kalabalık turistik turların bunaltıcı ortamına girmemiş oluyoruz. Güne gördüğümüz bir iki yunus ile şanslı başladığımızı söyleyebilirim.

Şnorkel keyfi yapma zamanı geliyor. Rehberlerimiz genç ve pek profesyonel değiller henüz. İlk şnorkel turumuzda rehberin arkasına bir tek biz takıldık, ancak rehberimiz diğer insanların gelmediğini mağaranın ağzına gelene kadar fark etmedi bile. Daha sonra geri dönüp onları da getirirken biz bekledik. Ayrıca öncesinde hiçbir güvenlik uyarısı yapmadılar ve de doğal ortama zarar vermemek için yapılmaması gereken şeyleri bile söylemediler. Kayalara basmamak, denizin dibinden örnek taş, deniz kabuğu almamak gibi basit şeyler bile olsa, bunların kolaylıkla en çok ihmal edilen kurallar olduğu gerçek. Aksine rehberimizin paletleriyle o kayalar üzerinde dikildiğini görünce anladık ki kendileri de bu kuralları ne yazık ki bilmiyorlar ve dolayısıyla bu doğal güzellikler de yakın bir zamanda yok olma tehlikesi altında olacak.

Tekne turları ile koruma altında olan adanın batı ve güney batı kısımlarını görebiliyorsunuz. Peki ya doğu ve güney doğu kısımları? Ne yazık ki adanın öbür yarısı madencilik ile yok edilmekte. Yani doğanın hem korunduğu hem de yok edildiği bir ada ile karşı karşıyasınız. Eğer inebilirseniz eski sülfür madenlerinin olduğu doğa harikası bir koyun bulunduğu Thiorichia oldukça güzel görünüyor. Ancak yol çok kötü olduğundan ve araba ile devam etmek tehlikeli göründüğünden biz inmedik. Güney kısmında bize önerilen plajlar Provatas, Firiplaka, ve Aghia Kiriaki idi. Kum, güneş, şezlonglar ve plaj barları ile pek çok kişinin seveceği türden plajlar. Ancak 5 dk güneş altında uzanıp, sığ plajlarda yüzmek bizi sıktığı için pek duraksamadık o plajlarda. Ama dediğim gibi pek çok insan için, özellikle çocuklu aileler için oldukça güzel plajlar.

Thiorichia Terkedilmiş Sülfür Madeni

Adanın en ilginç yerlerinden birisi de Tripiti’de bulunan Catacombs. Catacombs’da, 1-5.yy’lar arasında ilk Hristiyanlar tarafından kullanılan mezarlar bulunmakta. Her bir mezarda 5 ila 7 kişi olmak üzere toplamda 2000’den fazla insanın gömülü bulunduğu bir yer. Volkanik kayaların oyulması ve şekillendirilmesi ile oluşturulmuş olan Catacombs’ta birbirinden bağımsız 3 yer altı galerisi bulunmakta. 20. Yy’da yapılan yeni eklemeler ile bugün birbirine bağlı galeriler olarak karşımıza çıkmakta. Her bir galerinin genişliği 1 ile 5 m arasında, yükseklikleri ise 1.60 ile 2.5 m arasında değişmekte.

Catacombs’a gidip de aynı bölgede bulunan Antik Tiyatro’yu görmemek olmaz. Adanın doğu kıyısında stratejik bir noktada yer alan antik tiyatronun tarihi en azından milattan önce 9./8.yy’lara gitmekte.

Kısacası, Santorini, Folegandros ve Milos birbirinden oldukça farklı karakterleri ile tatil keyfinize ve tarzınıza göre size birbirinden ilginç seçenekler sunmakta. Bizim için Folegandros müthiş güzellikte plajları ve koyları ile el değmemiş doğal güzelliği ve şirin Chora’sı ve candan esnafı ile vazgeçilmez, mutlaka tekrar tekrar ziyaret etmek isteyeceğimiz bir ada olarak hatıralarımıza yerleşti. Santorini beyaz şarap farkındalığımızı artıran bir ada oldu ve Milos da nudest plajı Kastana ile hatıralarımıza yerleşti.  Böylelikle bolca güneş ve deniz biriktirdiğimiz balayımızı, Folegandros’a tekrar gelmek hayaliyle bitiriyoruz.

Gözde Saral Fragkos 🙂